• 22nd September
    2014
  • 22

seliniboylecokgordum gerçekten evlenecek olsam dahi ciddiye almaz, “hadi len” der düğünü kaçırırlar; öyle bi’ blöfü yerler mi hiç =D Benimki de laf >.<

  • 22nd September
    2014
  • 22

"Ay yok çok teşekkür ederim" dediğim zamanlarda dahi "Çay kahve bi’ şey ikram ediyim ne içersiniz?" sorusuna bayılıyorum!

  • 22nd September
    2014
  • 22
  • 22nd September
    2014
  • 22

Dün gece yatağıma yattığımda içime bi’ burukluk çöktü, kendi kendime “Acaba günün birinde Ecem, Melis, Yağmur, Ada, Dilara, ben falan bir arada en azından tek bir gün geçirebilecek miyiz” diye düşündüm. Zira biri Almanya’da biri İstanbul’da öteki Ankara’nın taa bi’ ucunda derken özlem boyumu aştı, hepsini bir arada alıp altın vuruş yapmak istiyorum. Neyse. “Evlenirsem düğünümde belki” sonucuna vardıktan sonra bu konudan hızla uzaklaştım. Oysa ki tek olasılık düğün değilmişti, “rüya” diye bi’ seçenek varmıştı.

Hepsi bir arada bizim evde ama bizim ev bi’ garip, pop-art gibi her yer ayrı bi’ renk. Akşama da maç varmış, totem ayağına beyaz kremalı mavi kek yapmışım, zorla yedirmeye çalışıyorum hepsine. Ecem ve Yağmur’a “İçine gıda boyası kattım, siz yemeyin tamam hadi” diyorum ama derdim kimyasalın zararları değil, çünkü hemen üzerine “Siz emziriyorsunuz sütünüz mavi akar şimdi” diye ekliyorum =D Sonra kapı çalıyor, MNG kargo görevlisi Ecem’in kızıyla Yağmur’un oğlunu getirmiş. Hiç garipsemeden alıyoruz ikisini de, ben haala “Bebeklere yedirmeyin, Prima reklamlarındaki mavi sıvı gibi olur çişleri” falan diyorum. Bi’ anda Dilara’yla Melis kayboluyor ortalıktan, “Böyle bi’ günde bizi satıp erkek peşinde koşturdular” diye küsüyorum falan. Gerisini hatırlamıyorum bile, ama çok keyifliydi..

Günün ortalarına kadar gülücüğü kalmıştı üzerimde rüyanın, sonra o da geçti ben yine özledim. Arkadaşlar önemli, hele uzaktaki arkadaşlar çok daha önemli - ayrı düşünce anlıyorsun. Bol bol sarılın arkadaşlarınıza. Benim yerime de sarılın.

O değil de, ben bu uğurda evlensem mantık evliliği sınıfına girer mi?

  • 21st September
    2014
  • 21
  • 21st September
    2014
  • 21

Son 48 saattir yaşayacağımı hiç sanmadığım şeyleri yaşıyorum ya lan?

Ben hayatımda ilk kez kendiliğimden dün sabahın 08:30’unda ayağa dikildim, hayatımda ilk kez telle yer ovdum, ojelerim gazeteyle ayna parlatırken soyuldu ve dizlerim deterjanlı zemine sürtmekten tahriş oldu! Sonuç: Şu an odamın her yerine tekila dök ve yala, sıfır mikrop ile kapatırsın bu mevzuyu. Marcus Hamaratius’muşum, haberim yokmuş?

& Hayatımda ilk kez dün gece rakı içtim; ilk olmasına rağmen 6 kadehi peşpeşe dayayınca ilk kez rakı sarhoşluğu yaşadım. Yedinci kadehte “Dünya harbi dönüyormuş, saygılar Galileo’cum” dedim sızdım zıbardım. Hayatımda ilk kez bir rakı sofrasına yanımda annem, karşımda erkek arkadaşımla oturdum. Annem o kadar tatlı bir insan ki, erkek arkadaşımın evinin yakın olduğunu bildiği için “E hadi Mete’yi de çağır gelsin?” deyiverdi bana. Erkek arkadaşım da o kadar özgüvenli bir insan ki çekinmedi gerilmedi, geldi oturdu. O kadar şanslıyım ki annemi erkek arkadaşımın, erkek arkadaşımı annemin karşısına çıkarırken her ikisine de sonsuz güvenip, her ikisiyle de övünebiliyorum. Sıfır şüphe, sıfır tedirginlik. Bazı hisler çok güzelmiş, benim haberim yokmuş?

En önemlisi; HAYATIMDA İLK KEZ LAMPARD’DAN GOL YEDİM. Her şey iyi güzel, artist artist demişim ki “Oo Schürrle oyuna giriyor, Mancity’e atsa atsa adamım atar gol”, hemen üzerine bu iddiamı isabetle tutturmuş Mancity’e kendi sahasında gol atmışlığın haklı sevincini yaşamışım. 13 senedir Chelsea’nin kalp kapakçığı olan Lampard Mancity oyuncusu olarak oyuna dahil olduğunda zaten bir mal olmuş, yumruk yemişe dönmüşüm. Moral yerlere düşmüş, kalbim boğazımda atmaya başlamış ve adam Chelsea’ye gol attı ya.. Hani günün birinde Chelsea’den ayrılabileceğinin bile ihtimalini veremediğim adam üzerine bir de Chelsea’me gol attı ya. İlk 3 saniye boş bulunup “Lammmps” diye sevindim, sonra yavaş yavaş acı gerçek yanaklarımda hissedilmeye başladı, o sıcaklık dalga dalga kulaklarıma kadar ilerledi. Ağlamadım. O sol ayak bizi de vurabiliyormuş, benim haberim yokmuş?

Ohoo, benim de dünyadan haberim yokmuş. Tekrar saygılar Galileo’cum.

  • 19th September
    2014
  • 19

Susan insanla bağıran insanın kavgası..

..her iki tarafa da çok yazık etmekten başka bir işe yaramıyor. Öfkelendiğinde susan insanlar, öfkelendiğinde susan insanlarla, öfkelendiğinde bağıran insanlar da öfkelendiğinde bağıran insanlarla mücadele etse hep, insan ilişkileri çok daha adil olurdu.

Birkaç yıl önce Yağmur’la Ayvalık’ta sebebini dahi hiç hatırlamadığım bir konuda tartışmaya başladık. Tartışma mutfakta başladı; Yağmur buzdolabına koymak üzere olduğu su şişesini buzdolabının içine fırlatarak bana döndü, gözlerini belerterek isyan etmeye başladı. Sustum. Bağırdı. Sustum. “Konuşsana!!!!!” diye haykırdı, sustum. En sonunda insanlardan çekinsin de komşulara rezil olmamak için bağıramasın diye balkona çıkmaya karar verdim. Peşimden geldi bağırarak. Balkon-zone’a geçtiği anda tıpkı planladığım gibi daha fazla bağıramadı. Bağıramadığı için gözleri yaşla doldu, öfkesinden ağlamaya başladı. O an ona çok büyük yazık ettiğimi hissettim, öfkelenince susmayı tercih ettiğim için çift taraflı “tartışma” eylemini tek bir davranış seçeneğine indirgemek ve karşımdaki insanın öfkesini içinde bırakmak ona kasıtlı olarak yaptığım kötülükten başka bir şey olamazdı. Kötülük yapmışlığın verdiği telaşla “Yağmur hadi işe git, akşama tekrar konuşuruz olur mu?” dedim. Gitti. Akşama tekrar konuşmadık. İş dönüşünde hiçbir şey olmamış gibi “hihihi hohoho ööğ” moddaydık pek tabii. Lakin bağırası olan bir insanı susturmak ne çeşit bir eziyetse susası olan bir insana “Konuşsana” diye bağırmak da o denli büyük bir eziyet, bir de bunu çok, çok iyi biliyorum..

Ben susarım. Çok güzel susarım, özellikle karşımdaki insana duyduğum sevginin büyüklüğüne göre susuşumun süresi de büyür gider. Bu “Bak, şimdi sana susuyorum, susup susup dolacağım ve gelecekte sana çok fena patlayacağım” susuşu değil ama. “Şimdi öfkeyle ağzımı açsam yarım saat içinde pişman olacağım, hadi ben sustum - bu arada seni seviyorum” susuşu. Kin duymayacağım aşikar o kişiye karşı - ki kin duyabilecek kadar az seviyor olsam susmam ne susacağım, içime atıp atıp dolmayacağım da belli ki böyle bir ihtimal var olsa kendime zarar verecek kadar mazo değilim; sadece bağırıp çağırsam da susup otursam da yarım saat sonra öfkem geçecek, onu biliyorum. Babam söz konusu olduğunda da bunu biliyorum, arkadaşım ya da sevgilim söz konusu olduğunda da. O öfke geçtiğinde söylediğime pişman olduğum kelimeler eksik kalsın istiyorum. Bunu başarabildiğimi biliyorum. Neden uygulamayayım ki?

Özeleştiri yapmak gerekirse, öfkelendiğinde bağıran insanın sinirini pek tabii daha da fazla bozabilen bir şeydir suskunluk. Belki ağzını açıp bir kelime etsen konu genişleyecek, bollaşacak ve atmosfer rahatlayacak. Suskunluk gerginliğe gerginlik katıyor olabilir. En nihayetinde bazen belirsizlik yerine en ağır cümleler aracılığıyla bir sonuca varabilmeyi de tercih edebilir insan. Muallak hoş bir şey değil. Sinirlendiğinde susan insan bağıran insana eziyettir.

Yükselen seslere rağmen susabilmek de her yiğidin harcı değildir. Sonuç olarak susan insan da börülce değildir; onun da sinirleri onun da tepkileri mevcuttur. Zaman zaman haksız olduğunu kabullendiği için sustuğu sanılır, söyleyecek bir şeyi yok diye düşünülür, zaman zaman karşısındaki insanı ciddiye almadığı, önemsemediği için sükunet yoluna gittiği senaryosu yazılır ve bu varsayımların verdiği öfkeyle daha da çok yüklenilir susan insana. Özetle, sinirlendiğinde bağıran insan da susan insana eziyettir.

Bu iki insan çeşidi bir arada düz bir çizgide ilerlemek istiyorsa her iki durumun da ortalaması alınır, problemler oturulur sabit bir ses tonuyla konuşulmaya çalışılır. Susma yolunda ilerleyen insana konuşma fırsatı verilir, konuşmanın da işe yarayabileceği gerçeği ona öğretilir. Bağırma yolunda ilerleyen insana can-ı gönülden kulak verilir, “Sen bağırmasan da ben senin fikrini dinliyor ve önemsiyorum bak” gerçeği hissettirilir.

Eğer bunlar başarılamıyorsa bir noktadan A ve B şehirlerine ters yönde hareket eden iki araba metaforlu problem yaratılır. Fakat gerçekten değer veriyorsa insan, A şehrini sürükleye sürükleye B şehrinin üzerine getirmesini de bilir.. İnsan insana öfkelendiğinde hafif bir tonda konuşmayı öğretebilir.

Öğreneceğim öğretmenim, bekliyorum..

  • 18th September
    2014
  • 18
  • 18th September
    2014
  • 18
  • 18th September
    2014
  • 18

Ben bu insanların iki yüzlülüklerine, ben bu insanların “düşmanımın düşmanı dostumdur” insiyatifine, ben bu insanların şeytanlıklarına ağız dolusu VAY AMINA KOYAYIM demek istiyorum sayın seyirciler.

  • 18th September
    2014
  • 18

Albüm Önerisi - Kasabian / Velociraptor!

Bugün Velociraptor!’ın yayınlanışının 3. yıldönümü. Bir Kasabian şarkısını başka bir Kasabian şarkısından ayırt edemeyeceğim gerçeğine rağmen her nasıl oluyorsa bir Kasabian albümünü diğerlerinden ayrı tutup “En sevdiğim” diyebiliyorum. Çünkü Kasabian’ı sevme yolunda ilerlerken dinlediğim şarkılar genellikle bu albümdenmiş, birçoğu bir arada olunca başka bir his yaratıyor sanırım. Neyse, albüm önerisi ayağına doğum gününü kutlayalım o zaman.

1. Let’s Roll Just Like We Used To: Adından da anlaşılacağı üzere yazar burada geçmişe duyduğu özlemi anlatıyor, sözleri bana William Butler Yeats tarafından yazılmış gibi geliyor. Ne zaman ki Tom “Hadi kadehlerimizi ölmüş olanlar için kaldıralım” diyor, tamam diyorum sözleri bildiğin Sergio yazmış..

2. Days Are Forgotten: Hani böyle bi’ şarkıyı biliyorsundur, önceden birçok kez duymuşsundur da o şarkının kime ait olduğunu bilmiyorsundur, sonradan “Hıııııı bu şarkı bunların mıymıııış” dersin; işte öyle bir şey. "Araba kullanırken dinlenmemesi gerekenler" listemde 1 numara, zira ayaklarımın üstündeyken bile aşırı gaza gelip yalpalayabiliyorum.

3. Goodbye Kiss: Bunu Lana Del Rey coverladığından beri çok fazla mainstream üşüştü başına, insanların çoğu Goodbye Kiss’i Lana şarkısı bile sanıyor. Dolayısıyla en piyasa Kasabian şarkısı olduğu da söylenebilir; ki ayrılık şarkıları hiç tarzları değildir. 5 albümde aradan çıkmış böyle bir tane işte.. Sözleri pek acı, bestesi de pek tatlı.

4. La Fée Verte: Absinthe şarkısı. Baya bildiğin Absinthe için yazılmış bir şarkı, ismi de “Yeşil Peri”. London Boulevard filminin soundtrack’i olduğu için zamanında oldukça ilgi toplamış. Albümün Sergio tarafından seslendirilen ilk parçası. Nakaratıyla seviştiğimiz doğrudur. Ayrıca kendisi en çok dinlediğim Kasabian şarkısı da olabilir. En azından Processed Beats’le yarışır yani.

5. Velociraptor!: Albüme ismini veren şarkı mı derler, ne derler? Eşlik etmesi çok eğlenceli. Gitarları çok eğlenceli, davulları çok eğlenceli. Ne zaman moralim toparlanması güç bir şekilde bozuk olsa hemen açar dinlerim. Çünkü “velociraptor” kelimesini ancak muhteşem Leicester aksanlı adamlar bu kadar tatlı telaffuz edebilirler *-*

6. Acid Turkish Bath: “Ohaaa, Türk diyooo” merakı ile birçok Türk tarafından keşfedilmiş ve sevilmiş bir Kasabian şarkısı olsa da şarkının sözlerinde Turkish geçmiyor hiç aslında. Ezgileri çok Türk işi ama. Ben çok bekledim şuna girişi dansözlü bi’ klip çekilsin diye fakat.. Baştan sona Serge tarafından seslendirilmiş ikinci şarkımız.

7. I Hear Voices: Red Alert 2 oynarken fondan çaldırmaktan asla bıkmadığım Kasabian parçası, o yüzden Red Alert 2 oynamazken duyduğumda bile canım otomatik olarak Red Alert 2 çekiyor. Çok kuytuda köşede kalmış olsa da bestesine taptığımın I Hear Voices’ı işte!

8. Re-Wired: Klibi çok komik olmakla birlikte sözleri insanı Fight Club’taymışcasına gaza getiren ve “Hiçbirinizden korkmuyorum ulan” hissi yaratabilen bir Kasabian eseri. Aynı hissi başka bir albümün Fast Fuse’unda da alabiliyorsun, ikisini çok benzetiyorum mesela ben. Kafa direk Pulp Fiction.

9. Man of Simple Pleasures: Gerçekten yıllardır Man of Simple Pleasures dinlemeden geçirdiğim günler çok azınlıkta. Gerçekten insana kendini tek kişilik orduymuş gibi hissettiriyor ve gerçekten en yakın destekçilerimden, en yakın dostlarımdan biri - her şeyiyle.

10. Switchblade Smiles: O kadar önemli bir parçadır ki Kasabian Fandom’ının jargonunda “Can you feel it coming?” ifadesi büyük yer etmiştir. Konserlerden ve albümlerden önce Kasabian-severler bu ifade aracılığıyla anlaşırlar. Geyikler hep bunun üzerinde döner. Kasabian çoğu konserinde sahneye çıkmadan önce arkada “Can you feel it coming” yazar, falan. Ayrıca klipte kullanılan davullar hayatımda gördüğüm en seksi nesneler arasında başı çekmektedir.

11. Neon Noon: Albümün son parçası, son albümdeki Glass ne ise bu albüm için de Neon Noon o. Serge tarafından seslendiriliyor ve sözler felsefe peşinde. Demiştim ya, bir Kasabian türküsü Tom değil de Serge tarafından seslendiriliyorsa acilen sözlere odaklanman gereken bir konu vardır :)

Umarım bana Kasabian’ı bu kadar çok sevdiren bu albüm birkaç kişiye de olsa Kasabian’ı çok sevdirir. Öyleyse doğum günün kutlu olsun Velociraptor!

  • 18th September
    2014
  • 18

Konsere giderken garip(!) giyinmiş gençliği yerden yere vurmuş insanlar -yine. Yurt dışında bu ve bu gibi şeyleri milyon kez görüyoruz ve gıkımız çıkmıyor. Yapılan enteresanlıkları izliyoruz. Belki hayret ediyoruz, belki imreniyoruz.

Sen konsere giderken senden farklı giyinene laf söylüyorsun. Tanga giymiş erkek, ruj sürmüş erkek. Bunların hepsi homofobiye giriyor öncelikle. Biz daha insanların cinsel arzularını farklı(kime göre,neye göre) yaşayan/yaşamak isteyen kişilere daha sıcak bakamıyoruz. Kaldı ki konsere Türkiye’ye uymayacak(!) kılık kıyafet ile gitmek…

Konudan konuya atlamak istemem ama; ya da istiyorum aslında her neyse. En basidi yakın dönemde; 8-9 sene öncesi bi emo-gothic-metal tarz modaydı. Bilen bilir. Her yer piercingli, siyah kıyafetli, beyaz suratlı, renkli saçlı, garip 100 ton basan botlarla gezen insanlarla doluydu. Ben? Ben bunlardan biriydim işte. Simsiyah saçlarım, simsiyah göz makyajım, yüzümde 5 ayrı yerde bulunan piercing, yırtık çorabım, tül eteğim ile geziniyordum sokaklarda. Bakışlar? Yanından geçerken insanlar ‘satanist’ derdi, otobüste yanıma oturmaya çekinirlerdi. Ama ben oydum. Bedenimle, tercihimle, kendimi iyi hissettiğim şekilde. Hayır, o tiple ne alkol ne sigara kullanıyordum. Eve en geç 8 buçukta girmek zorundaydım:) Ama seviyordum işte. O bakışlar inan umrumda değildi. Ben Marilyn Manson konserine VIP bilet alıp gittiğim zaman çılgın atmıştım. Çünkü seviyordum abi işte. Ötesi yoktu. Beriki evinde pijamalarıyla oturabilirdi.

Yani konu don sütyen ile sokağa çıkmak değil sadece. Konu SEN kendin gibi olmayan herkesi aşağılıyorsun. SEN böyle evladım olsa öldürürüm diyerek ağzından salya saçıyorsun.

Evet. Daha bizim ülkemizde aykırı bi tip olabildi mi dünyaya örnek olabilecek? Hayır. İşte bi ara Hande Yener mayoyla sahneye çıktı, saçını sağa değil sola yatırdı; TRnin Gaga’sı Madonna’sı oldu. Neden? Biz anca onu kaldırabiliriz çünkü SANA GÖRE. O bile büyük TARZ bi olay(?)
Bir diğer söylemek istediğim şey de ergen denen insanların yaptığı şeylerle dalga geçmek. Bu baştaki konumuzun dışına çıkacak ama; yazdıkları yazılar, çektikleri fotolar, giydikleri kıyafetler; bırakın yapsınlar. Bırakın kendilerini bulsun insanlar. Çünkü hepimiz o yollardan geçtik. Ben de salak saçma şeyler yazardım. Ben de ünlülere hayrandım (ulan posteri de geçtim, tüm dergieri alıp bi de onların fotolarını biriktiriyordum). Ben de salaktım. Emin ol, sende de vardı bu. Olmadıysa da geçmiş olsun zaten 30unda yapamayacağın şeyler var maalesef.
Neyse. Bunu hala okuyorsan teşekkür ederim sabrın için. Umarım demek istediğimi anlamışsındır. Ben millet donla çıksın sokaga demiyorum fakat biraz pencereyi genişletin.

Hoş, erkeklerin renkli pantolon giymesine bile daha yeni yeni -normal- gözüyle bakılmaya başladı. Dövme desen, insanlar uzaylı gözüyle bakıyor hala (Sağolsun koluna omzuna bi satırlık cümle yazdıran çoğunluk sayesinde yavaştan bebek adımlarla kırılmaya başlıyor ona karşı önyargılar da, en azından öyle umut ediyorum)
He, umarım öyle evladım olmaz, evlat olsa sevilmez diyorsan da; ne diyelim Allah gönlüne göre versin kardeş.

Gülşah Özyılmaz

  • 18th September
    2014
  • 18

Sevgili Arkadaşlar,

Ben topluma mal olmuş, halkın temsilcisi, altına imza atılası bir blogun sahibi değilim. Küfür ettiğimde ayıplamanız, önemli günlerde sustuğumda yadırgamanız ya da hemfikir olmadığınız konulara değindiğimde bu duruma inanamamanız çok enteresan gerçekten. Ben ciddi ciddi 19 Mayıslarda “19 Mayıs yazısı yok mu?” diye, Berkin Elvan öldüğünde “Ne yani bugün susacak mısın?” diye mesaj alan bir insan haline geldim, bilmeyen etmeyen birisi şahit olsa milletin vekiliyim falan sanır, yapmayın etmeyin her ölümü kınamak ya da her siyasi meselede aklımdan geçenleri buraya yazmak zorunda değilim. Bu konunun ilk kısmıydı.

İkinci olarak, ben kimseye bir şey öğretmeye, kaynak olarak kullanılmaya, didaktik olmaya çalışmıyorum. Profesör değilim. Okul kitabı değilim, ansiklopedi değilim. Burada yalnızca durumlara getirdiğim yorumları yazıyorum - kendimce - kimse söylediklerimin kesinlikle doğru olmak zorunda olduğunu varsayarak gördüğü yanlışları “Hııım senin kulağını çekerim” şeklinde yüzüme vurmak zorunda değil. Yanlış düşünebilirim, yanlış yazabilirim, hata yapabilirim; kendiniz mekanik bir mükemmeliyete sahipmişsiniz gibi yolladığınız “Yanlışsın” içerikli mesajlarınıza usturupla yaklaşmak zorunda da değilim. Benim her zaman doğru olduğumu kim iddia etti de benim haberim yok Tanrı aşkına? Tanrı aşkı demişken, şu blogun mesaj kutusu Allah’a Tanrı dediğim için yargılandığım anlara bile şahit oldu yalnız, sizce de biraz abartmıyor musunuz?

Allah belamı versin gün içinde 10 yazı yazıyorsam her biri için en az 2 mesaj geliyor, geçenlerde bir kişinin tam olarak hangi yazıdan bahsettiğini anlamadım ve “Neden bahsettiğini anlamadım?” diye cevap yazdım ve “Hiç.” diye cevap geldi. Baya bildiğin trip yiyorum lan. Anlamaya çalıştığım ve es geçmemek için cevap yazdığım insan yapıyor bunu bana. Bir başkası “acıtasyon kelimesini kullandığı için insanlara ana avrat sövdüğün yazı” diyor, açıyorum bakıyorum ana avrat sövdüğüm falan yok? Oturup düşünüyorum “Lan acaba ana avrat sövdüğüm başka bir acıtasyonlu yazı yazmış mıydım ben?” diye. Gerçekten soruyorum, sizce de biraz abartmıyor musunuz?

Hayır efendim, insanların “like” düşkünlüğü ile milli bayram kutlama yazısı yazdığı yerde milli bayram falan kutlamayacağım. Berkin’in öleceği gerçeğini yüzlerce gün boyunca bildiğim halde hayatıma devam etmiş oluşuma rağmen o çocuğun öldüğü gün parlamak, carlamak ve hayatımın akışını durdurmak gibi saçma sapan eylemler içerisinde bulunmadım, bulunmayacağım. Gerek imla, gerekse mantık hatası yapacağım çünkü insan dediğin kusurlu bir varlıktır VE sen bunlara olağan bir şekilde yaklaşamayacaksan sağ üst köşedeki Unfollow’a tıklayacak, bir daha da selcandy.tumblr.com sayfasına ziyarette bile bulunmayacaksın.

Kimin blogu kimi memnun etmek zorunda ki lan?
Ben sizin gönlünüzü hoş tutmak zorunda mıyım?

  • 18th September
    2014
  • 18
  • 18th September
    2014
  • 18

Günün birinde karşımızdaki insanın muhtemel tartışmalar sonucunda çok üzülme ihtimali, o tartışmada kimin haklı kimin haksız olduğu gerçeğinden daha önemli olduğunda gönül rahatlığıyla “Evet ben çok aşığım” diyebileceğiz, hepimiz.