• 31st August
    2014
  • 31

Başlamaklı olan ilişkilerin en sevdiğim evresi; başladı mı başlamadı mı belli olmayan, ima alıp ima verirken heyecanlanılan ve utanılan, birbirini kırmaktan ya da birbirine saygısızlık etmekten çekinilen canım’lı cicim’li girizgah evresidir. O evrede her şey çok güzeldir. Hayaller ağırlıktadır, tabir-i caizse boyun uzar, uzar, kafan bulutların arasından geçe geçe yürürsün sokaklarda. Sanırsın ki kimse sizi ayıramaz, hiçbir şey O’nu kırmana sebep olamaz, O seni kolay kolay incitmez ve O yanında olduğu müddetçe kafan bulutlarla yakın temasta bulunur hep. İnsanlığın en büyük hatalarından biri bu evrede apar - topar ilişkiye girişmeleridir. Bazılarına göre olması gereken budur, yemeği sıcakken yemelisindir ama bazılarına göre de ‘aşk’ dediğin şey eğer bir sofra metaforuysa, yemek faslının en sonundaki tatlı kısmıdır ve tatlıların çoğu soğuk yenmektedir. Tatlı sağlam olmalıdır çünkü üzerine başka bir şey yeme gereksinimi duymayacaksındır. İşte o yüzden.

İrdelemiyorum. Sadece günün birinde bana sesini yükseltebileceğinin, buna hakkının olduğunun, yeri geldiğinde bana küsebileceğinin ve günlerce benimle konuşmayabileceğinin, bilerek ya da bilmeyerek beni fazlasıyla üzebileceğinin ve üzülebileceğinin, benim için belirli ödünler verebileceğinin ve bu ödünlerin benim üzerime belirli sorumluluklar bindireceğinin, kısaca Kaf Dağı’nın ardındaki o yolun yavaaaaaş yavaş realizme doğru uzandığı zamanlarda neler tecrübe edebileceğimizin bilincine vararak seni olası hayal kırıklıklarımdan muaf tutmaya çalışıyorum, benim bana dünyayı Asteroid B-612 sandıran kendinden-yıldızlı sevdiceğim.

İnan bana tanıdığın herkes sana isminle hitap ederken, tanıdığın herkesin içinden herhangi biriymişimcesine sana yalnızca isminle hitap ediyor olmak bana huzursuzluk veriyor. Çelimsiz bedenim eşliğinde önüne atlayıp “Çekilin ulan, o benimdir o benim” diye bağırmak istiyorum, hemen şimdi bu satırda “Sevgilim” diye cilveleneyim istiyorum. Birlikte oturduğumuz masalarda karşılıklı sandalyelerde varlık sürmemiz israf. Ne gereği var şimdi hep el ele durmak varken? Farkında değilsin ama ben kendimi ellerini tutamayacağım muhtemel günlere hazırlıyorum. O kabarık göğsündeki her bir detayı inceliyorum ki kafamı her fırsatta oraya koyabileceğim günler geldiğinde tek hamlede düzgünce sığışabileyim. Gözlerine alışmaya çalışıyorum ki “En sevdiğin renk ne?” dediklerinde gözlerinin rengini kolayca betimleyebileyim. Şimdi sorsalar “Yeşil gibi ama değil gibi de, sabahın 7’sinde bakınca sanki ortada bir turkuazlık oluyor gibi ama uzaktan bakınca toprağın üzerindeki çimenleri 10 gündür sulamamışsın ama sulamadığın çimenlere 5 metre uzaklıktan bakıyormuşsun gibi bir renk” der saçmalarım - mesela.

Ben kimseyi sindirmedim şimdiye kadar. Kimseye bayramlarda yediğim, en sevdiğim bayram şekeri muamelesi sergilemedim. Hemen bitmesin diye çiğnenebilir türden bir şeker olmasına rağmen ağzımda erite erite yediğim, içinde akışkan kısmı olan o vişneli şekersin sen. Bir diğeri olsan çoktan dişlerimi geçirmiştim bile.

Çünkü. Çünküsü; ah ulan işte..
Sıfır gram uyku ile yatağa gireceksem bir an önce yarın olsun yanyana gelelim; yaşandığında komik ama anlatıldığında komik olmayan anılar anlatacaksam salak salak, sırf ayıp olmasın diye gül ve biraz daha eriyeyim diye, başka bir şey diye değil.

Seni nasıl sevmem?

  • 31st August
    2014
  • 31

İngiliz Edebiyatından Seçmeceler:

18. yüzyıl: Henry Fielding - Shamela [bunu daha iyi anlayabilmek için Samuel Richardson’ın Pamela’sını okumak lazım, Shamela, Pamela’nın parodisi çünkü. İffetin bir erdem olup olmadığını tartışıyor Sevgili Fielding.]

18. yüzyıl: Daniel Defoe - Moll Flenders [Proto-feminist diyorlar ama hiçbir zaman hemfikir olmadım, 760 kere eş değiştirmenin feminizmle bir alışverişi olamaz. Yine de başarılı bir romandır, Moll en sevdiğim roman kahramanlarındandır.]

19. yüzyıl: Thomas Hardy - Jude The Obscure [19. yüzyılın, yani Sanayi Devrimi’nin izlerini yansıtan en eleştirel ve trajik romanlardan biridir belki de. Hardy’den önerip Dickens ile devam etmeyeceğim. Ben Hardy’ciyim çünkü.]

19. yüzyıl: Jane Austen - Persuasion [Entrikalı aşk romanlarını sevenler içindi bu. Klasik Jane Austen işte, sonu belli. Önemli olan kadınların neler neler çektiği.]

20. yüzyıl: Virginia Woolf - To The Lighthouse [Psikolojik çözümlemelerin bol olduğu, bol monologlu hikayelerden hoşlanıyorsanız ilk örnekleri Woolf tarafından yazılmıştır, tüm diğer romanlarını da okuyunuz ama bundan başlayınız.]

20. yüzyıl: James Joyce - A Portrait of the Artist as A Young Man [İrlandalı olsa dahi James Joyce İngiliz Edebiyatı’nın vazgeçilmezlerinden biridir - tıpkı William Butler Yeats gibi - ki bir insanın arzuladığı şeyler uğruna nelerden nelerden vazgeçebileceğini ve bunu yapmakta ne kadar haklı olduğunu anlatan bir romandır bu da.]

20. yüzyıl: D. H. Lawrence - Lady Chatterley’s Lover [Edebiyatta kocalarını aldatan kadınlar hep var olmuştur, fakat kendisinden düşük statüye sahip olan bir adamın zinaya karıştırıldığı, ayrıca cinsel münasebetlerin açık açık betimlendiği ilk roman budur. Sene olmuş 2014, hala şok etkisi yaratıyor.]

21. yüzyıl: Jeanette Winterson - The World and Other Places [Kısa hikayelerden oluşan bir derleme, Winterson yaşayan en önemli postmodernistlerden biri ki kadının hayatı postmodern zaten. Yazdıkları kaçınılmaz oluyor haliyle.]

21. yüzyıl: Buchi Emechata - Second Class Citizen [Roman dersinde zorla okuyup da hoşlandığım iki kitaptan birisi belki de - öteki Mantissa’ydı - post-koloni edebiyatının en taşşaklı temsilcilerinden biri olduğunu düşünerek Afrikan - Amerikan kardeşlerimizle accoayip empati kurdurduğunu iddia ediyorum.]

Daha da bana “Kitap öner” demezsiniz herhalde? =D

  • 31st August
    2014
  • 31
  • 31st August
    2014
  • 31
Yeryüzündeki bütün elleri bir masanın üzerine koysalar, elini bulabilirdim onların içinden.
A. Ali Ural
  • 31st August
    2014
  • 31
  • 31st August
    2014
  • 31
  • 31st August
    2014
  • 31

Köpeğe tecavüz eden adamı tutuklasan ya da sokak ortasında rencide veya linç etsen dahi bu adamın hayatında bir değişiklik olmayacak ki. En son kedi katili Can Aksoy hakkında da aynı şeyi söylemiştim ve insanlar bana ziyadesiyle sağlıksız tepkiler vermişti; ruh ve akıl dengesi yerinde olmayan insanları sağlıklı beyinleriniz ile sağlıksız bir şekilde yargılayıp onlara en acımasız cezaları uygun görüyorsunuz fakat bu insanlar ruh hastası, bu insanları paklayacak tek yer ruh ve sinir hastalıkları kliniğidir.

Kanserli hastalara “Gebertelim şu piçi” mi diyorsunuz? Yoksa gönlünüzden tedavi olup sizinle aynı sağlık koşullarında aranıza karışması mı geçiyor? E o da hastalık, bu da hastalık? Bizim toplumumuzda psikolojik deformasyonlar neden tolerans göremiyor bunu anlamıyorum ben. İnsanlar bu sebepten kendi canına kıyıyor, iki gün önce iyi eğitim görmüş, beyefendi oğlu beyefendi bir amcamız sıktı kafasına evimizin bahçesinde işte, arkasından “Delirmiş ölmüş oh iyi olmuş” mu diyoruz? Niçin işin içine özellikle hayvanlar girdiğinde insandan evvel hayvana acıyor ve insan evladının tedavi olmasını dilemek yerine o evladı asıp kesme yolunda ilerliyorsunuz onu idrak edemiyorum ben.

İnsan asmaktan bahseden insandan duyarlı, sevgi dolu, hayvan-sever insan mı olur? Buna inanmamı beklemeyin. Empatiden bu denli yoksunken bi’ bok-sever olamaz sizden. Birçoğunuzdan da benimle hemfikir olmanızı beklemiyorum zaten. Ama azıcık düşünün abiler, fikriniz değişmese de beyin egzersizi olur hani. Hepiniz köpeğe tecavüz eden adam olma riskini taşıyorsunuz. Birkaç ağır olayın akabininde gelen ağır bir bunalıma bakar. Aklınızın ipleri ince. İnsanların ne yaşadığını bilemezsiniz. Gerçekten bir şey-sever olabilecek kadar sevgi varsa yüreğinizde onun için en iyisini dilersiniz.

Ben böyle insanların bir an önce bulunup hapse tıkılmasını ya da eziyet görmesini değil, tıbbın ve bilimin ellerine teslim edilmesini diliyorum mesela. Bi’ düşünün abiler.

  • 31st August
    2014
  • 31

Ahmet Kural & Murat Bilmemne çiftine gülmüyorum. Hatta ses tonlarını duyduğumda tokatlayasım geliyor ikisini de. Acayip sinir bozucu geliyorlar bana. Sorun bende değil sizde. Ben daha iyilerine layığım. Tumblr ben ayrılmak istiyorum.

  • 31st August
    2014
  • 31
  • 30th August
    2014
  • 30
  • 30th August
    2014
  • 30
  • 30th August
    2014
  • 30

Yürürken etrafınıza ışıltılar saçmayın Küçük Prens’im, sonra Selcanlar onu yıldız sanıp Asteroid B-612’ye düştüm diye seviniyor.

  • 30th August
    2014
  • 30

Bi’ de çok seksi gülüyor ya. Ulan bir insanın “ahaha”sı, “hehe”si bile mi “kucağıma oturmaya ne dersin tatlı kıs” diye sorgular?

  • 30th August
    2014
  • 30

Karşıma çıkan herkese, tanıdığa tanımadığa “Gözleri çok güzel” demek istiyorum. Herkes bilsin istiyorum. Gözleri çok güzel abi. Gözleri çok güzel. Bi baksana bi’ şey diicem; gözleri çok güzel.

  • 30th August
    2014
  • 30

Ben duygularımı saklamam, öfkemi saklamam sevincimi saklamam üzüntümü saklamam. Ama arkadaş, Melis erasmus yolcusu diye günlerdir Melis’in dibindeyim ve etkilenmesin diye ne üzülebiliyorum ne bu konunun üzerine konuşabiliyorum, ne her zamankinden farklı sarılabiliyorum - hislerini gizlemeye kasan platonik aşıklar gibi oldum ya lan. Bu gece onu bir daha kasımda belki, olmadı taa ocakta göreceğimi bile bile ayrıldım yanından; sanki yarın Kızılay’da buluşacakmışız gibi bir çift yanaktan öpme, “hadi görüşürüz” deme havası hakimdi. Ciğerlerim şişmiş şişmiş, karşıma ucunda ufacık iğnesi olan herhangi bi ayrılık şarkısı çıksa şiddetle patlayacakmış gibi hissediyorum.

Özetle beni ne doktorlar ne mühendislere rağmen bi Melis bu hale getirdi.