• 25th July
    2014
  • 25
  • 25th July
    2014
  • 25

+ Drogba Chelsea’ye geri dönüyormuş. Bir keresinde sınıftan Galatasaraylı bir mahlukat “We have Drogba ;)))” demişti bana, hah şimdi o karının suratına işeyerek “You got wooot???” diye bağırmak istiyorum.

  • 25th July
    2014
  • 25

Allah korusun birisi çıkıp da Amerikalı popçulara “Yes I can” dese adamlar yazacak söz bulamayıp enstrümantal müziğe geçiş yapacak toptan. Her şarkının mı sözünde 50 kere “Can you feel it?” geçer ya, başka bir cümle ile back vokal yapmak yasak mı sizin oralarda abim ya? Sus, kes sesini. Aramıyorum artık yaz şarkısı falan.

  • 25th July
    2014
  • 25
  • 25th July
    2014
  • 25
  • 24th July
    2014
  • 24

Öncelikle dashboard’unuza şahsi problemlerimle gölge düşürdüğüm için özür dilerim.
Bir iki belki üç beş olmadı altı şey söyleyip susacağım sonra.

Ben arkadaşlarım hakkında yazılar yazmayı çok seviyorum. Sanırım siz de okumayı seviyorsunuz, öyle diyorsunuz çünkü. Aslında ben genel olarak yazı yazmayı çok sevdiğim ve kendimi en güzel yazı diliyle ifade edebildiğim için her konuda yazı yazmayı çok seviyorum ama arkadaşlarımla alakalı olanlar - en azından benim adıma - bir başka oluyor. Yakın arkadaşlarımın bana büyük bir yardımı dokunduğunda, başlarına önemli bir olay geldiğinde, onları özlediğimi fark ettiğimde bana hissettirdikleri şeyin karşılığında verebileceğim, en başarılı olduğum şey onları duygulandıracak ve kendileriyle gurur duymalarını sağlayacak cümleler kurmak oluyor. Onlardan “ağlattın beni salak” cümlesini duymayı, kağıt ya da ekran üzerindeki o cümleleri saklayacaklarını ve dönüp dönüp tekrar okuyacaklarını bilmeyi huzur kategorisine koyuyorum.

Elbette hepiniz gibi ben de kendileriyle problemler yaşıyorum, ben de arkadaşlarımla tartışıyorum, küsüyorum, barışıyorum, onları kırıyorum, kendimi affettiriyorum, zaman zaman öfkeleniyorum; hiçbir arkadaşlık günlük güneşlik olamaz, hele ki benim 22, 20, 10 senelik arkadaşlıklarım hiç olamaz. Fakat onlarla yaşadığım kötü anlarda gelip burada bir önceki paragrafta bahsettiğim hevesli davranışın tam tersini sergilemiyorum. “Ecem bana şöyle yaptı”, “Ada bana şöyle dedi”, “Yağmur’la kavga ettik”, “Melis’le şu yüzden küsüz” gibi konu başlıklarıyla gelmiyorum buraya arkadaşlık etiketi altında. Dolayısıyla hiçbirisinin hangi huyuna tepki gösteririm, hangi sözüne kırılırım, nesine sinir olurum, bilmezsiniz. Bir tek kendileri bilir bunu. Normalinin de bu şekilde olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bu normal benim karşıma “Onlara sinirleniyorsun ama onlar hakkında sadece güzel şeyler yazıyorsun” şeklinde ikiyüzlülük ithamı olarak çıkıyor. Gerçekten.

Eskiden yakınımda olan, artık yakınımda olmayan bir arkadaşım “arkadaşlıklarımın yalnızca güzel yönleriyle göz boyadığımı, bunun komik ve insanları yanıltmaya yönelik olduğunu, abartı ve samimiyetsiz, hatta sahte olduğunu” kaleme alan bir şeyler karalamış. Kısaca benim arkadaşlık kavramımı karalamış. Benim. Arkadaşlık kavramımı. Evet. Ulu orta sergilenen bu davranışa ulu orta tepki vermemek için günlerce kendimi tutuşumu bir çeşit “salaklık” olarak adlandırmaya başladığım için, o kadar da salak olmadığımı öncelikle kendime, sonrasında dedikodu ve entrikaya susamış tumblr bireylerine kanıtlamak amacıyla şunları söylüyorum:

Kaçınız en yakın arkadaşlarınızın 5 yaşındaki hallerini hatırlıyorsunuz? Kaçınızın pek yakın arkadaşı doğduğunda “Hehee, sana kardeş geldi bak” dendi ve o günü dün gibi aklınızda tutmuş olma gibi bir beceriniz mevcut? Kaçınız ilkokulun ilk günü yanyana aynı sıraya oturduğunuz insanın bebeğini koklayabildiniz? Bu nitelikteki birden fazla arkadaşlığı bugünlere taşımış olmak kolay bir iş mi? Ben arkadaşlık kavramı sorgulanacak insan mıyım?

İnsanlar yakınınıza gelir, başkalarının buradan, dışarıdan baktığında göremediği - göstermediğiniz - sorunlarınıza şahit olur ve hayatınızdan çıktığında sırf o kişi sizin arkadaşınız diye kendisi ile paylaştığınız bu sorunları size tabanca olarak doğrultur; bu mide bulandırıcı davranışına rağmen kalkar bir de “arkadaşlık kavramı” üzerine aforizma parçalar. Hakkımda isteyen istediğini söyleyebilir; ben hep diyorum, bir insanın beni tanımasına fırsat vermişsem o insan arkamdan salak diyorsa salağımdır, yavşak diyorsa yavşağımdır. Fakat o dil benim arkadaşlarıma ve arkadaşlık anlayışıma uzanıyorsa delirmeli ve karşılığında “hahhhahaha nasıl da delirdin” gibi insana kendini daha da ahmak hissettiren o yanıtı almak durumundayımdır.

Deliririm. Eğer zamanında benimle paylaştığı sırlarını hala gömülü tuttuğum, arkasından iyi / kötü konuşmadığım, benimle paylaştığı şeyleri sırf aramız bozuldu diye kendisine karşı kullanmadığım bir insan - ki kullansam bu yazı kalibre kalibre uzar ve daha eğlenceli olurdu - bana durduk yere bunu yapıyorsa deliririm evet. Salt o değil, en kralı da gelse benim arkadaşlarım hakkında kötü niyetli konuşamaz. Benim için çok değerli olan, çok sevdiğim bir arkadaşım dahi benim için çok değerli olan bir başka arkadaşım hakkında kötü konuşamaz. Anlatabiliyor muyum?

Yağmur doğum yaptığında yazdığım yazıdan birkaç gün sonra bir mesaj geldi bana buradan, isim vermeyeyim kendisi isterse yorum yapar belki :) Dedi ki “en yakın arkadaşımla falanca zamandır konuşmuyoruz, senin yazdığın yazıyı okuyup onu özlediğimi fark ettim ve yazını ona gönderdiğimde o da duygulandı ve aramız düzeldi.” 3 gün sevindirik gezdim ben bu durumdan ötürü. Sizler aynı durumda ne hissedersiniz bilmiyorum ama düzelen aralara ilham olmak benim adıma 3 gün sevindirik gezilesi bir şey. Gel gör ki o yazının sonunda Yağmur’la aramdaki ilişki hususunda “Hiç çizik almadan bugünlere geldik” demişim ancak ben Yağmur’la bir keresinde ne biçim kavga etmişim - cümlem sahteymiş. Arkadaşımla kavga ettiğim için cümlem sahteymiş, bir o kadar da komikmiş.

Özür diliyorum arkadaşlar, çiziksizlikten bahsederek hepinizi kandırdığım, sahtekar olduğum için. Çünkü arkadaşımın doğum yapışı ile alakalı duygu yüklü bir yazının sonunda “Biz Yağmur’la bi keresinde bi kavga etmiştiiiik” demem gerekiyordu. Afedersiniz. Merhamet dilemek istiyorum. Arkadaşlarımı ulu orta kötülemek gibi bir alışkanlığım olmadığı, arkadaşlar arasında yaşanan küslüklerin çizikten sayılmadığını düşündüğüm için affınıza sığınıyorum.

Son olarak, zamanında sevgi dolu yazılarımdan kendisi de nasiplenirken - her nedense - duygulanan ve sahteliğin s’sinden bahsetmeyen bir insanın benimle arası bozulduktan sonra neredeyse yaşımla denk süredir süregelen arkadaşlıklarımın içinde sahtekarlık araması oldukça ironiktir. Ki bu mevzu arkadaşlarımın “benim yalakam” olmasına kadar ilerlemiş durumda itham konusunda. Onlar yalaka, ben sahtekar, onlarca sene için mükemmel bir senaryo öyle değil mi? 

Şimdi bekliyorsunuz, “kimden bahsediyor acaba, neden araları bozulmuş ki, ay ne olmuş Selcan yazacak mı acaba” diye, en başında da söylediğim gibi benim cümlelerimden bunlara dair bilgi çıkmaz. Karşımdaki insan ne yaparsa yapsın çıkmaz. Ki kendisi gerekli bilgileri veriyor da zaten, benim belirtmem teferruat. Her ne söylüyorsa haklıdır, doğrudur, bildiği gibidir şu saatten sonra..

Yalnızca kıymetlilerimle aramdaki ilişkiye uzanan dile tatlı-acı biber sürmek istedim ben. Bir de sahtekarlığım için özür dilemek..
Gerisi sizde :)

  • 23rd July
    2014
  • 23
  • 22nd July
    2014
  • 22
  • 22nd July
    2014
  • 22
"22 senelik arkadaşımın oğlunu" kucağıma aldım ya, huzur eşiğim öyle bir yükseldi ki bundan sonra kolay kolay huzurlanamayacağımdan şüpheleniyorum, huzursuzlanamayacağımdan da.
Nasıl anlatsam, şimdiye kadar mutluluk sandığım şeylerin çoğunun toplamına bedel bir andı o an. Ya, bu fotoğrafı tüm dünyaya haykırasım var.

"22 senelik arkadaşımın oğlunu" kucağıma aldım ya, huzur eşiğim öyle bir yükseldi ki bundan sonra kolay kolay huzurlanamayacağımdan şüpheleniyorum, huzursuzlanamayacağımdan da.

Nasıl anlatsam, şimdiye kadar mutluluk sandığım şeylerin çoğunun toplamına bedel bir andı o an.

Ya, bu fotoğrafı tüm dünyaya haykırasım var.

  • 20th July
    2014
  • 20

İnsanın işi gücü trip, hiç geçmeyen meymenetsizliklerimizi yok ergenlik çağı, aman orta yaş bunalımı, oo menopoz, “n’apıcan yaşlılık işte” falan diye dilimlere ayırıyoruz da.. Ya bırak, kronik itlik işte hepimizinki.

  • 19th July
    2014
  • 19

Bana bir keresinde ne demiştin hatırlıyor musun?
Ben hatırlamıyorum. Dinlemiyordum çünkü.

  • 19th July
    2014
  • 19

- KİTAP ÖNERİSİ -

"Yaa hiç bitmesin" diyerek - pudingi hemen bitmesin diye çay kaşığıyla azıcık azıcık yiyen zavallı kız çocuğu misali - 10’ar sayfa 15’er sayfa okuya okuya ilerlediğim kitap ne yazık ki bitti. Eğer psikolojiye meraklıysanız, 300 küsür sayfa olmasına rağmen bir oturuşta hepsini okuyabileceğiniz akıcılıkta, yaşanmış sıradışı vakaları anlatan küçük hikayecikler şeklinde derlenmiş bir kitap: Bir Psikiyatristin Gizli Defteri, orjinal adıyla The Other Side of the Couch.

Pek sevgili anneannesini alzheimer yüzünden kaybetmiş bir insan olarak Dr. Gary Small’un alzheimer ve hafıza geliştirme teknikleri üzerine yazdıklarını 3 sene önce okumuştum. Kendisinden çok hoşlandığım için diğer kitaplarına da yöneldim ve bunu yaptığım için pişman olmadım da. Herifcan adeta bir Freud manyağı ve tespitleri beni öldürüyor. Elimde o kitapla kaç defa “Lan ya, ulan ya” diyerek boşluğa baktığımı hatırlamıyorum.

Dr. Small kitabı 2010’da yazmış ve kitap 2013 senesinin Şubat ayında NTV Yayınları tarafından Türkiye’de yayınlanmış, şu an 29. baskısında. Evet 1 sene içinde tam 29 baskı devirmiş yazar-psikiyatristimiz. Ve 2013’ün Ekim’inde İstanbul Kitap Fuarı’na da gelmiş, ben çok geç kalmışım.

Kitap boyunca erotomaniden dismorfofobiye, bipolardan kitle histerisine bir sürü vakaya dair örnekler anlatılıyor ve doktorun mesleğine ilk başladığı günlerden, yani 80’lerden 2008 senesine kadar ilerleyen bir süreçten bahsediliyor - dolayısıyla seneler ilerledikçe Gary’nin kendi alanında nasıl uzmanlaştığını da fark etmiş oluyorsun. Yani yazarlığa merak saran çoğu kafa doktorunun aksine “Ben o zamanlar toydum tabii” bilinci mevcut. Her hikayesi kendi başarılarını övmek amacıyla yazılmamış. Bu da okuyucunun kendisine normalden daha yoğun bir güven duymasına vesile oluyor.

image
Konuyla alakasız olmasına rağmen araya sıkıştırdığı minik tespitler sayesinde [Şekil A1’de olduğu gibi] sık sık “Ohaaa, cidden” demene de sebep oluyor. Yani bir kitaptan keyif almanın yanısıra bir şeyler de öğrenmek istiyorsan Gary Small’un yalnızca bu kitabı değil, diğer kitapları da bu konuda oldukça başarılı. En azından okuduğum çoğu psikolog / psikiyatrist kitaplarının tam tersine kesinlikle vakit kaybı değil.

Alternatif olarak, Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun da aynı formatta yazdığı Madalyonun İçi isimli kitabı hoşuma gidenler arasındaydı, seneler önce okumuş olmama rağmen. Üstelik Gülseren Budayıcıoğlu, Ankara’daki kliniğinde edindiği anıları kaleme aldığı için kahramanlarımız Meşrutiyet Caddesi’nde dolanan, Tunalı’da takılan insanlardan oluşuyor - okuyanı gerçekten etkiliyor bu durum.

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'ne geri dönmek gerekirse, Woody Allen alıntısıyla başlayan bir kitap ne kadar başarısız olabilir ki? Lütfen edinin, lütfen okuyun.

İdefix’te indirim varmış: Buyrun burdan.
Ben e-book okumayı beceremiyorum ama başarabilenler için burada da PDF’i mevcut: Buyrun burdan.

İyi okumalarmış *-*

  • 19th July
    2014
  • 19
  • 17th July
    2014
  • 17
  • 17th July
    2014
  • 17

Gazze’ydi Gezi’ydi Berkin’di derken konuyu kişisel sataşmalara çevirecek kadar kafayı yiyin peki tamam, hiç yemeyin demiyorum ama #SavaşaHayır ve #YahudilereÖlüm hashtag’lerini peşpeşe kullanacak kadar da yemeyin bence abiler. Biz sizin gibi zeka küpü değiliz, devrelerimiz yanıyor bakın.